Bir süredir yazmak istediğim ancak bir türlü fırsat bulamadığım yazıydı “Şafak Vakti Gelirken” ancak film artık vizyondan kalkma aşamasına geldiği için “Şafak Vakti Giderken” başlığını daha uygun buldum. Bazılarınız attığım tweetten dolayı bekleyişe geçmişler, onun için beklettiğim herkesten özür dileyerek başlıyorum.

Şafak Vakti’nin gelişi pek etkileyici olmadı diyebiliriz. Summit yine sinemanın fanları dışındaki kitle için etkileyici bir eser yapma gayretine girmemiş gibi gözüküyor. Filmin ister iyi ister kötü olsun büyük hasılat yapacağı ortadaydı. Buradan yola çıkan yapımcılar iyi bir film yapmak gayretine pek düşmemiş gibi gözüküyor. Zira filmin fanları filmi zaten izleyecekti. Dolayısıyla her türlü vampir filmini arşivlik de olsa izleyen ben de bu filme ilk gününde gittim.

Filmin sırf daha fazla hasılat ve gelir elde etmek için ikiye bölünmüş olması bazı sahneleri gereksiz uzatmış. Her 5 dakikada bir öpüşen çiftimiz mutluluklarını gereğinden fazla gözümüze sokuyor ama bunu filmi sırf eleştirmiş olmak için söylemek de istemiyorum çünkü gerçek anlamda rahatsız olunacak bir şey değil. Zira konunun sonu her an olan var, olmayan var muhabbetine de dönebilir.

Filmden eğlenerek çıktım mı? Meyer’in vampirlerini kendi konsepti içinde tutarlı bulduğum için çıktım. Ama sadece kuru bir eğlenceydi bu. Vampir filmlerinden sırf vampirler olduğu için benim gibi zevk alan birisi her halükarda alacaktır zaten. Ayrıca gerçekleşen olayların yol açtığı bazı sonuçlar hikayenin sırf birşeylerin ters gitmiş olması için zorlandığı bir konu olmuş diyebilirim. Özellikle tüm hamile kalma hikayesi ancak bu filmin değil kitabın eleştirisi. Kitaptan sinemaya uyarlamalarda her zaman bazı sorunlar yaşanmıştır ancak bu filmdeki bazı sahnelerin sinemaya yansıması pek yaratıcı olmamış gibi bir görüntü yaratıyor. Nedense filmin yapımcıları filmin genç kitleden oluşan fanlarına iyi bir film yapmak yerine sanki geçiştirici sahnelerle hasılatı kaldırmayı daha uygun bulmuş. Zira bu denli bütçeye sahip olan bir filmde daha iyi bir senaryo ortaya çıkarılabilirdi diye düşünüyorum.

Bella'nın bebeğini oynayacak olan Mckenzie Foy

İlk bölümdeki ana temanın filmin sonuna doğru hamilelik ve bunun sonuçları üzerine olması hikayede “bir şeylerin ters gitmesi gerek hacı” mantığıyla yazılmış olsa da sinemada fazla sırıtıyor mu, bana göre hayır. Ancak kişisel zevkler söz konusu olduğunda bu da değişebilir tabi. Ancak her şeye rağmen biraz da film yapımcılık ve yönetmenlikten dolayı değil de hikayenin azizliğinden dolayı böyle bir duruma düşüyor desek pek yanlış olmaz. Şafak Vakti ne Eclipse kadar hareketli ne de Alacakaranlık kadar duygu dolu bir film. Hikaye ise biraz zorlama olduğundan acı çeken bir vampir draması izlemekten başka çaremiz kalmıyor. Filmin sonunda vampire dönüşen Bella’mız ise sonunda muradına eriyor ve biraz daha hareketli bir 2. Bölüm bizleri bekliyor. Önümüzdeki yapımın hızlı büyüyen bir bebeğe sahip olmasını sinemaya nasıl yansıtacaklar merak etmiyor değilim. Mckenzie Foy için hızlı yaşlandırma tekniklerinden bahseden yapımcılar göze batmayan birşeyler ortaya çıkarmak için fazla çaba harcayacaklar gibi gözüküyor. Bu kadar laftan sonra da yüzüstü birşeyler çıkar mı, çıkabilir, Şafak Vakti’nin sinema için pek uygun olmadığını bir kez daha belirteyim de beklentiler yükselmesin.

Duygu ve düşünceleriniz için yorum bölümünü kullanmaktan çekinmeyin, bloğu hareketlendirmek istediğim şu günlerde kendi düşünceleriniz de benim için önem taşıyor.

Tanrının Tanımı Üzerine

Posted: Ekim 21, 2011 in Analitik
Etiketler:, , , ,

Geçen gün karşılaştım bu yazıyla, oldukça hoşuma gitti ve sizinle paylaşma gereği hissettim. Oldukça açıklayıcı ve dürüst bir yazı dizisi olmuş diyebilirim. Yazı dizisi tanrı argümanına karşı neden ignostik bir yaklaşımda olduğumu da açıklıyor.

Herşeyden önce, tanrının varlığını veya yokluğunu tartışabilmek için, tanrı kavramının tanımını yapmak gerekmektedir. Şaşırtıcı nokta, herkesin bu kadar sozunu ettigi bir kavramın çok kesin, net, herkesin anlayip uzerinde birleştiği, kabul edilir ve anlasilir bir tanımının bulunmamasıdır. Pek cok ateist-teist tartışmasının asıl noktalara gelinemeden, tanrının tanımı noktasında düğümlenip kaldığı, çünkü tanrinin doğru dürüst bir tanımının yapılamadığına felsefi alanda çok tanık olunmuştur.

Bunun bir sebebi pek cok teistin tanridan ne kasdettiği ve tanriyi nasil tanimladigi konusunda fazla kafa yormamis olmasi, bir diger sebebi de ortada yaygin birden fazla tanri taniminin bulunmasidir.
Genellikle tanridan ne kastedildigi tam anlasilmadan tanrinin varligi veya yoklugunun kanitlarina gecilir.
Ornegin su diyaloga dikkat ediniz ve konuyla olan baglantisini kurmaya gayret ediniz(Diyalog modernleştirilmiştir)

A: Masanin uzerinde kucuk bir peri var.

B: Ama ben birsey gormuyorum.

A: Elbette, cunku bu gorunmez bir peri.

B: Ama dokunamiyorum da.

A: Ebette, bu peri gorunmez, dokunulmaz ve hakkinda hicbir somut veri edinilemez bir peri.

B: Peki o zaman var oldugunu nereden biliyorsun?

A: Cunku bu perinin varliginin kanitlari var.

B: Nedir bu kanitlar?

A: Mesela yagmurun yagmasi bu perinin varliginin kanitidir. Bu peri yagmur perisi. Ne zaman yagmur yagsa bu perinin varoldugunu anliyorum.

B: Peki yagmurun sebebinin bu peri oldugunu nereden biliyorsun?

A: Cunku baska birsey olamaz. Sen soyle o zaman yagmurun neden yagdigini?

B: Yagmurun neden yagdigini bilmiyorum. Ama yagmurun sebebinin elindeki peri olduguna inanmam icin baska deliller gerekli.
(Dikkat ediniz, artik bu noktada, B dahi perinin varolup olmadigini veya niteliklerini sorgulamaktan cikip, varliginin delillerini tartismaya baslamistir).

A: Bu perinin varligini kanitlamaya aslinda gerek bile yok. Herkes beyninin derinliklerinde bu perinin varligina inanir. Sadece kisinin gonul gozunu acmasi gerekir. Bu peri kendi kendinin kanitidir. Ayrica kendi varligina dair inanci hepimizin beynine koymustur. Hem sonra, baska turlu yagmurun nasil yagdigini aciklamanin yolu olmadigindan, bu perinin varligina inanmak zorundasin.

B: Peki bu perinin nitelikleri neler? Neye benzer? Nasil birseydir?
(Dikkat edildigi gibi perinin nitelikleri, varliginin kanitlarinin tartisilmaya baslanmasindan sonra gundeme gelmistir).

A: Bu peri 15 cm boyunda, kanatli, zayif, ince bir varliktir. Akillidir, konuskandir ve neselidir. Devamli kanat cirpar. Ne zaman yagmurun yagmasini isterse bunu diler ve yagmur yagar. B: Bilmiyorum, bana yine de inanmasi biraz zor geliyor. A: Ama inanmazsan, bu peri kizar ve evini sel bastirir. Inanirsan ve dediklerini yaparsan ise bahcendeki bitkileri yesertir, evine bolluk getirir.
(Dikkat ediniz, burada da insan motivasyonunun temel ilkeleri olan odul ve ceza prensipleri kullanilmaktadir).
B: Ben yine de inanmiyorum.
A: Inanmiyorsan, olmadigini kanitla o zaman?
B: ???

(Dikkat ediniz, sonunda diyalog donmus ve B den perinin olmadigini kanitlamasi istenmeye baslanmistir. Hele de bu diyalogun nesiller boyu surdugunu dusunun. A ve yandaslarinin bu perinin otoritesini kullanarak topluluklarina duzen getirdigini, kurallar koyup bunlarin islemesini sagladiklarini ve bu yolla bir yasama ve yurutme otoritesi kurmayi basardiklarini dusunun. )

Ise yarayan ve duzen saglanmasina yardimci olan bir toplumsal fenomen, toplumda zaman icinde kabul gorur. Daha az sorgulanir. Hele de insanlara bunun anlayamayacaklari birsey oldugunu ve bu konuya ancak belli basli bazi akilli ve bilge kisilerin vakif oldugunu soyleyin, insanlar zaten mesgul olan gunluk hayatlarindan bu meseleyi cikarir, bu konuda guvendikleri kisilerin fikirlerini ve ogutlerini dinlemeye baslarlar.
Sonunda konuyla ilgili kafa yoran kisilerden de birbiriyle uyusan ve uyusmayan gorusler cikmaya baslar. Zamanla periden butun somut ozelliklerini (boyunu, kanatlarini, buyuklugunu, vb) de cikarir, daha zor sorgulanabilsin ve daha zor anlasilabilsin diye tamamen soyut nitelikler atfederler. (Rengi, sekli, buyuklugu yoktur, yeri yurdu yoktur, oncesi sonrasi yoktur, vb gibi).Cunku insan yalnizca anlayamadigi seye inanir. Anladigi herseyi sorgular insan…

Tanri icin de islami kaynaklara baktiginizda pek cok yerde hiç de soyut olmayan, neredeyse insana benzeyen bir varlik karsiniza cikar. Ornegin tanrinin “iki el”inden (Maide: 64; Sad: 75), “yuz”unden (pek cok ayet icinde, ornegin Bakara:115) bahsedilir. Kuran in, hadislerin sozlerine bakan kimi yorumcular, tanrinin cisimli, “Mucessine” oldugu gorusune ulasirlar. Ayrica tanri insan gibi gorur, isitir, konusur, yatışır, dusunur, acir, bagislar, insan gibi “Efendi”dir (Rabb), “Kral”dir (Melik), “Ev”i vardir (Kabe), “Tahti, Sarayi” vardir (Ars). “Gucludur” (Aziz), “Zorba”dir (Cebbar), “Sevecen”dir (Vedud), dost, dusman kazanir,vs. Ayrica kurana gore tanri goktedir. “GOKTE OLAN in sizi yerin dibine gecirmesinden guvende misiniz? O zaman yer sarsildikca sarsilir. GOKTE OLAN in basiniza tas yagdirmasindan guvende misiniz?” (Maide Suresi, 16-17). Ayrica tanrinin Ars i (Taht, Saray) da goklerin ustundedir. Bunlara bakan kimi din alimleri ve kuran yorumculari “Tanri gokteyse, Tanri nin gokten daha kucuk olmasi gerekir. Boyle birsey dusunulebilir mi?” gibi, veya “Tanri gokteyse varliginin ve varligini surdurebilmesinin bir baska seye bagli oldugunu da dusunmek gerekir, bu nasil olabilir?” gibi sorular sormuslardir. Fakat ayni zamanda tanrinin “benzeri” olmadigi da soylenir (Sura: 11). “Oncesiz”, “Sonrasiz”, “Dogmamis”, “Dogurulmamis” denir tanri icin. Ozellikle gunumuzde, artik tanridan bahsedildiginde genellikle cisimsiz, mekansiz, soyut bir kavram karsiniza cikar. Tanri nasil bir seydir? diye sordugunuzda, elinizde kendisine atfedilen akil, zeka ve istedigini yapabilme disinda hicbir nitelik kalmadigini gorursunuz.
Aslinda sorgulama devam ettiginde tanri kavramini bu niteliklerden bile soyutlama ihtiyaci hissederler.
Cunku bir hristiyan teologun dedigi gibi:
“Tanri hakkinda hicbir sey soyleyemeyiz. Cunku tanri hakkinda birsey soylemek, tanriyi sinirlamak demektir. Tanri icin A ozelligine sahiptir demek, tanrinin non-A (A olmayan) ozelligine sahip olmadigini soylemek olur. Dolayisiyla her turlu sinirlamayi asan bir kavram olmasi gereken tanri icin hicbir sey soyleyemeyiz.”

“Bir elma hayal edin. Ve sirayla elmadan butun niteliklerini cikarmaya baslayin. Rengini cikarin, buyuklugunu cikarin, kutlesini cikarin, seklini cikarin. Geriye ne kalir? Konu elma olunca geriye birsey kalmaz ama konu tanri olunca belli ki geriye var olmasi ve de bir olmasi kaliyor.

Bu dusunce tarzi asagidaki diyaloga benzer:
Teist: Tanriya inaniyorum.
Ateist: Tanri nedir?
Teist: Bilmiyorum.
Ateist: Fakat inandığın şey ne o zaman?
Teist: Onu da bilmiyorum.
Ateist: Oyleyse inancini inancsizliktan ayiran faktor ne?

Dolayisiyla bu dusunce tarzinin absurdlugu acıktır. Bu yüzden de tanrıyı tüm niteliklerinden soyutlamak da istemezler. Tanrıyı insan olarak ancak kısmen anlayabileceğimizi söylerler örneğin. Ve de mumkun oldugunca genel ve sorgulanamayacak nitelikler atfetmeye calisirlar. Fakat eger bu nitelikler herhangi bir felsefi analize tabi tutulmaya calisilirsa, o zaman yukaridaki agnostik anlayisa cekilirler. Bu agnostik anlayisin yukaridaki diyalogdaki gibi sacmaligi dile getirildiginde ise, yine bazi nitelikleri oldugunu soylemeye baslarlar.

Kisacasi tesitlerin kullandigi sekliyle tanri kavrami icinden cikilamaz bir celiskidir, bir paradokstur. Ne bir nitelik ithaf edebilirsiniz, ne de hicbir niteligi olmamasina izin verebilirsiniz.
Bu yuzden tanri kavrami aslinda daha tanimi noktasinda terkedilmesi gereken bir kavramdir. Fakat yazinin devam edebilmesi icin ve tanrinin varligiyla ilgili kanitlarin analizi konusunda soz soyleyebilmek icin yine de bir tanimda anlasmak gerekiyor. Bu yuzden tanri kavraminin uc yaygin aciklamasini burada dile getiriyorum:

1) Cisimli, belli bir sekli ve boyutu, vs olan fakat bizim bilmedigimiz ve gormedigimiz biryerde varolan bir somut varlik.
2) Hicbir fiziksel ozelligi olmayan, dogaüstü, fakat yine de akilli olmak ve istedigini yapabilmek gibi bazi nitelikler tasiyan, ve ayni zamanda tum nitelikleri tam anlasilamayacak bir varlik. 3) Varolan fiziksel dunyanin tumu, butunu. (Panteist tanri anlayisi).

(Bu yazi boyunca, her ne kadar tatminkar bir tanim olduguna inanmasak da 2 numarali tanimi kullanacagiz. Cunku toplumda en yaygin sekilde anlasilan tanri kavrami bu. )

Tanrinin varligini kanitlamak icin one surulen deliller ve akil yurutmeler:
Bu kisimda tanri kavramini kanitlama gayesiyle en cok kullanilan bazi akil yurutmeleri ve sunulan bazi delilleri ele alacağım..

1) Ilk neden:
Bu akil yurutmeye gore dunyada herseyin bir nedeni vardir ve nedenler zincirinde geriye dogru gittiginizde bir ilk nedene ulasirsiniz. Bu ilk neden ise tanridir. Bu akil yurutme cesitli konulara uygunalanabilir. (Ornegin ilk canli nasil olustu, evren nasil olustu, vs).
Bu akil yurutmenin felsefi acidan zayif noktasi ise kendi amaciyla celismesidir. Nedenler zincirini hem kesmek hem de devam ettirmek isteyen bir akil yurutmedir bu.

Yani sunu demek istiyorum: “Nedenler zincirinde geriye dogru gidip, ilk seyin nedenini bulmaya calisiyorsunuz, ve Evrene ilk ne sebep oldu? sorusuna kadar geldiniz diyelim. Eger burada Evrene de tanri sebep oldu deyip duracaksak, o zaman neden bu noktada durdugumuz ve neden Peki tanrinin sebebi neydi sorusunu sormadigimiz noktasi gundeme gelir. Yok eger Tanri hep vardi veya Tanri kendi kendisinin sebebidir diyebiliyorsak, o zaman bunu neden evrenin kendisi icin diyemiyoruz? Sorusu gundeme gelir. Yani, belki evren hep vardi, veya evren kendi kendisinin sebebiydi? Yok eger evrenin sebebini sorgulama ihtiyacini icimizde hissediyorsak, o zaman neden tanrinin sebebini sorgulama ihtiyacini hissetmiyoruz?“
Kisacasi gorulecegi gibi burada yalnizca sebebi bilinmeyen birseyi acikliyor gibi gorunmek gayesi vardir. Yapilan aciklama ise gercek bir aciklama degildir. Teorik olarak zincire devam edebilir ve tanrinin sebebi de kutsal ruh, onun da sebebi baska birseydir diyebilirdim. Ama eger varligin bir aciklamasinin yapilabilmesi icin bir yerde durulmasi gerek diyorsaniz, o zaman nerede duracaginizi neye gore seciyorsunuz? Yani evrenin sebebinde durmuyorsunuz da niye tanrinin sebebinde duruyorsunuz? …
Goruldugu gibi ortada cok acik bir dusunce yanlisi bulunmaktadir. Nitekim Ilk neden akil yurutmesi, yuzyillardir ciddi felsefi tartismalarda kullanilmaz. Fakat gunluk hayattaki tanri tartismalarinda hala israrla ateistlerin onune getirilmektedir.

2) Evrenin duzenli olmasi:
Evrende bir duzen oldugu gozlemi bazen tanri kavraminin bir kaniti olarak kullanilir. Denir ki evren kaotik degildir, belli kurallara uyar. Ve dolayisiyla, bu duzenin altinda, bu duzene sebep olan bir zeka olmalidir. Ya da baska bir sekliyle bu akil yurutme doga kanunlarinin kanun koyucusu fikri ile karsimiza cikar. Denir ki “evrende doga kanunlari var, dolayisiyla bu kanunlarin bir kanun koyucusu gerekir, bu da tanridir.”Ya da evrende zeka ve bilincin olmasi (insanoglu), buna sebep olan daha ust bir zeka ya da bilincin varliginin bir kaniti olarak ifade edilir bazen. Tum bunlar ayni akil yurutmenin degisik versiyonlari oldugundan, bu yazida bir arada, ayni madde altinda inceliyoruz…

Birincisi, evrenin kaotik degil, belli kurallara uyan bir duzen oldugunu ilan etmek o kadar kolay degildir. Nitekim uzmanlar, gunumuzde kaotik olarak adlandirilan sistemler altinda dahi n boyutlu diferansiyel denklemlerle ifade edilebilecek duzenler bulmaktadir. Sonucta duzen kaos icindeki belli bir paterne uyan bir parcanin ozelligine verilebilecek bir isimse, herhangi bir kaos sayisiz miktarda duzenli alt parca icerebilir demektir. Dolayisiyla evrenin daha ust bir kaosun belli bir paterne uyan bir alt parcasi olmasi mumkundur.
Ayrica evreni duzenli ilan etsek de herhangi bir duzenin bir zeka gerektirdigini iddia etmek mumkun degildir. Zeka ile duzen arasinda nedensel bir bag yoktur. Bir duzenin ille de bir zekadan cikmasi gerektigi mantiksal olarak gosterilemez.

Zekanin zekadan cikmasi da ayni sey. Bir zekanin ya da bilincin daha ust bir zeka ya da bilincten kaynaklanmasi gerektigi mantiksal olarak gosterilemez.

3) Ahlaksal kanitlar ve adalet fikri:
Denir ki “tanri olmazsa iyi ile kotu arasindaki farki anlamanin ve ahlaksal prensipler getirmenin bir yolu kalmaz.”
Ya da denir ki, “bu dunya adaletsizliklerle doludur. Cogu kez kotuluk, kotuluk yapanin yanina kalir. Obur dunya, cennet ve cehennem, dolayisiyla tanri olmalidir ki adalet yerine gelebilsin.”
Birinci konu, yani tanri olmazsa iyi ve kotu arasinda bir farkin kalmayacak olmasi konusu dogru bir gozlem olabilir de olmayabilir de. Ancak, dogru olsa dahi bu prensip tanri kavraminin bir kaniti olamaz. Belki gercekten de iyi ya da kotu diye birsey yoktur ve biz bosu bosuna iyilik diye birsey tanimlayip oyle davranmaya calisiyoruz. Ya da belki iyi ya da kotu dedigimiz seyler, insanoglu olarak, bir toplum icinde bir arada yasamanin gerekleri yuzunden, toplulugun tumunun refahi icin uymamiz gerekli olduguna inandigimiz kurallara verilen isimlerdir. Dolayisiyla, belki de iyi ve kotu insan yapisidir ve insanlarin, yani bizlerin tanimladigimiz seylerdir. Yani tanriyla bir ilgisi yoktur.

Ikinci konu ise, yani adaletin yerine gelmesi icin obur dunyanin olmasi gerektigi konusu, felsefi acidan bir delil degil, olsa olsa safca bir insani temennidir.

4) Sonsuzluk:
Sonsuzlugu insanin kavrayamayacagi, boyle bir kavrami ancak tanri gibi mutlak bir varligin kavrayabilecegi, dolayisiyla tanrinin olmasi gerektigi fikri de felsefi alanda degil ama gunluk hayatta bazen karsilasilan bir akil yurutmedir. Fakat mantiksal ve felsefi acidan kanit olarak nitelendirilebilecek bir yonu yoktur. Cunku sonsuzluk kavramini insanin kavrayip kavrayamamasi konusu bir yana, kavrayamiyor desek de, insanin sonsuzlugu kavrayamamasiyla, sonsuzlugu kavradigi soylenen bir varligin var olmasinin gerekliligi arasinda nedensel bir iliski yoktur…

5) Imam Gazali nin kaniti:
Bunun da bir onceki sonsuzluk orneginde oldugu gibi yaziya alinmasinin tek sebebi islami teist kesim arasinda populer olmasidir. Yoksa bu da herhangi bir mantiksal ya da felsefi deger tasimaz. Bu kanit, Gazali nin bir inancsizla tartisirken kullandigi „“Eger sen hakliysan benim kaybedecegim birsey yok, ama eger ben hakliysam senin kaybedecegin cok sey var“. Yani inansan iyi edersin anlamina gelecek turdeki bir akil yurutmesidir.
Gorulecegi gibi felsefi acidan herhangi bir kanit kaygisi guden bir akil yurutme degildir bu. Cunku karsi tarafin kendi beyninde ikna olup olmamasiyla ilgilenilmiyor, yalnizca itaat etmesi bekleniyor. Dolayisiyla, politik yandas toplamada belki kullanilabilecek bir psikolojik manevra olabilir, ama felsefi degeri olan herhangi bir yonu yoktur…

Ayrica, diger acidan bile yeterince guclu olmadigini ifade etmekte fayda var. Nitekim, tanriya inanmak, tanriya inanan inanc sistemlerinden ozel olarak birini secmeye insani kolayca yonlendiremiyor. Ornegin, Hinduizm, Hristiyanlik ve Bahaizm dinlerini ornek alirsak, tumunde tanri kavrami olmasina ragmen, ornegin Hinduizmde islamla bagdasmayan reenkarnasyon inanci, Bahaizm de Islam la bagdasmayan Muhammed in son peygamber olmadigi inanci, Hristiyanlikta ise Muhammed in bir peygamber olmadigi inanci mevcuttur. Dolayisiyla, Gazali ye hak versek bile, alternatifler arasinda secim yapmakta yine de zorlanirdik gibi gozukuyor…

6) Her şey mümkün olanin en iyisidir iddiasi:
Bu da malesef tanri konusunda sozu edilen yaygin kanitlama girisimlerinin mumkun oldugunca fazlasini bu yazida ele alma gayretim yuzunden, yazinin ciddiyetinden odun vermek istemememe ragmen, eklemek durumunda kaldigim bir akil yurutmedir.
“Dunyaya tarafsiz bir sekilde bakinca, aslinda pek cok kisinin de gozlemledigi gibi, ortada yapilmis pek etkileyici bir is yoktur. Yani insan her seye kadir bir varliktan biraz daha iyi isleyen, aksakliklari, sacmaliklari ve kotulukleri daha az olan bir sistem beklerdi.”

Fakat bu konu bir yana, biz yine de kullanilan akil yurutmeye donersek, buna gore dunyada hersey en mukemmel sekliyle yapilmistir. Buna ornek olarak da cogunlukla dogadaki ahenk, ve bulundugu ortama iyi uymus canlilar, vs verilir. Fakat ornegin canlilarin bulundugu ortama uymak zorunda olduklarini, cunku dogal secilim sebebiyle uyamayanlarin soyunun tukendigini, ancak uyabilenlerin hayatta kalip genlerini yeni nesillere aktarabildigini, vs ifade eden bilimsel bulgunun bilincinde olunmadan, ya da bu hesaba katilmadan yapilan bir beyandir bu.

Teistlerin bu konuda soyledigi hersey, insan burnunun gozluk takmak icin yaratilmis oldugunu soylemeye benzer. Yaptiklari sey meseleyi tersinden gormektir. Herseyin cevresiyle uyum halinde olmasinin, doganin sadece cevresine uyani barindirmasindan kaynaklandigini gormezler. Bu ahenge ve uyuma hayret etmek, doganin isleyisine dair bir kavrayis eksikligini ifade ettigi gibi, bu hayret dogal olsa bile, bunun ortada hayret edici bir durum olmasi disinda ifade ettigi bir gercek yoktur. Yani hayret ediyor olmak, hayret edici olayin sebebine dair birsey soylemez…

7) Mantiksal ve Ontolojik kanitlar:
Teolojide cesitli orneklerine rastlanan bu tur kanitlar, saf mantiksal akil yurutmelerle tanrinin varligini kanitlama cabalaridir. Ornegin Descartes in tanri kaniti bunlarin bir ornegi kabul edilebilir.
Bu akil yurutme su sekilde ozetlenebilir:
*”Tanri En Yetkin ve En Gercek varlik olduguna gore boyle bir kavrami benim zihnime kim sokmus olabilir? Ben En Yetkin ve En Gerçek ozelliklerine sahip bir varlik degilim, oyleyse bu dusunceye ben kendim ulasamam. Cevremde gordugum varliklarin da hicbiri bu ozelliklere sahip degil. Oyleyse bu fikri benim zihnime kendisi En Yetkin ve En Gerçek olan bir varlik, yani Tanri koymus olmalidir…”
Bu tur dusunce tarzindaki birinci yanlis, tanimlanan bir seyin varolmasinin zorunlu zannedilmesidir. Ornegin ben efsanelerdeki kanatli ati veya noel babayi tanimlayabilirim, fakat bu onlarin gercek dunyada karsiliklari oldugu anlamina gelmez. Birseyin zihinlerimizde varolmasiyla gercekte de varolmasi ayni sey degildir…

Buradaki ikinci yanlis ise, bu akil yurutmenin mantikta dongusel akil yurutme (circular reasoning) denen turde bir dusunce tarzi olmasidir. Bu tur akil yurutmelerde ulasilmak istenen sonuc yola cikilan baslangic noktalarinda gizli olarak icerilir. Ornegin burada, yapilan tanri tanimi, sonucta ulasilmak istenen amaca (tanrinin var olmasi) hizmet edecek tarzda secilmistir. Bu tur akil yurutme, dusunce bicimi olarak yeni bir bilgi vermez. Ancak baslangictaki postulalardan birinde icerilen bir bilgiyi aciga cikarmaya yarar…

Bu tur tanri kanitlarina birbaska ornek olarak Leibnitz in bir argumanini verebiliriz. Buna gore:
“Bu dunyada kendi varliklarinin nedenini iclerinde bulundurmayan varliklar vardir. Ornegin ben anneme, babama bagliyim, derken havaya, besine, vs. Ayrica bu dunya tek tek nesnelerin gercek vaya hayali bir butunu ya da toplulugudur, ki bunlarin hicbiri yalnizca kendi içlerinde varliklarinin nedenlerini bulundurmamaktadir. Bu bakimdan, nesneler ve olaylar varolduguna gore ve hicbir tecrube nesnenin kendi içinde kendi varliginin nedenini bulundurmadigina gore, bu sebebin, nesnelerin butununun kendi disinda bir nedeni olmasi gerekir. Bu nedenin bir varlik olmasi gerekir. Digerlerinin nedeni olan bu varlik, kendi kendinin nedeni olabilir de olmayabilir de. Eger kendi kendisinin sebebiyse, tamamdir, degilse daha ileri gitmemiz gerekir. Ama bu anlamda sonsuza kadar gidecek olursak, varligin bir aciklamasi yapilmis olmaz. Bu bakimdan varligi aciklamak icin, kendi icinde kendi varliginin nedenini bulundurmasi gereken, yani varolmadan yapamayacak bir varliga varmamiz gerekir. Bu da tanridir”

Burada da dikkat edilirse tanriyi Kendi sebebini kendi icinde iceren ve varolmadan yapamayacak bir varlik olarak tanimlamis, dolayisiyla bir dongusel akil yurutmeye dusmustur. Yani yola cikis noktasindan daha fazla bir bilgi veren bir akil yurutme degildir bu da…
Felsefede yalnizca mantik ve zihinsel akil yurutmeler kullanarak tanrinin varligini kanitlama cabalari daima bosa cikmistir. Cunku bu tur bir kavram, kanitlanmak icin disaridan gelen verilere ihtiyac duyar. Yalnizca zihin icinde yapilan akil yurutmeler, dogaustu bir varligin varoldugunu gostermeye yetmez.

Tanri kavramindaki mantiksal celiskiler:
Tanri kavramiyla ilgili ilk celiski, yazinin basinda dile getirdigimiz tanimi ile ilgili genel celiskidir. Yazinin bu kismindan bu genel celiskiden yola cikarak, tanri kavraminin icerdigi cesitli sorunlardan bahsedecegiz…

Ornegin, Herseye kadir bir varligin herhangi bir nitelige sahip olmasi mumkun olabilir mi? . Tanri her seye kadirse, tanri hakkinda hicbir sinirlama getiremiyorsak, o zaman ornegin Tanri birdir nasil diyebiliyoruz? Bu durumda Bir olma niteligi, bir den fazla olma sansini sinirlamis olmuyor mu tanrinin? Ornegin kendisi gibi ayni niteliklere sahip ikinci bir tanriyi yaratabilme gucunu? Ya da kendisini yok edebilme gucunu?..

Benzer sekilde bir varligin ölümsüz olmasi, ölme sansini, var olmasi, var olmama sansini, veya herhangi bir A niteligi, non-A niteligine sahip olmasini sinirlamiyor mu tanrinin? Ya da dogaotesi bir kavramin tanimindan cikan bir baska sorun olarak, filozoflar Tanri mantik ilkelerinin de ustunde midir? sorununu dile getirmislerdir.
Mantik ilkelerini bilirsiniz.
1) A., A dir.
2) A, non-A degildir.
3) A, ayni zamanda hem A, hem de non-A olamaz.
Bunlar Aristo tarafindan ilk olarak dile getirilmis ve felsefe tarihi boyunca karsi cikilmadan kullanilmis 3 temel mantik ilkesinin tanimidir…
Her seyin ustunde oldugu iddia edilen bir varigin, mantik ilkelerinin de ustunde olup olmadigini sormak gecerli bir soru oluyor o zaman:

Örnegin tanri Evli bir bekar , Daire seklinde bir kare , ya da Dogru olan bir yanlis onerme yaratabilir mi?
Kisacasi, ayrintili bir felsefi analize tabi tutuldugunda, tanri inanci absurd denebilecek duzeyde sacma ve saglikli dusunen bir bireyin normal kosullarda kabul edemeyecegi bir kavramdir.
Fakat o zaman nasil oluyor da dunya uzerindeki bu kadar insan boyle bir kavrama inanabiliyor? Bunun cevabi buyuk olcude uygarlik tarihinde, sosyal mekanizmalarin isleyisinde ve insan psikolojisinde yatmaktadir…

Insan sosyal bir varlik olmasaydi, tanri kavrami ve ondan cikan dinlerin uygarlik tarihinde yapici fonksiyonlari olmasaydi ve obur dunya inancinin psiklojik acidan pek cok insanin ihtiyac duydugu yapici bir yonu olmasaydi, tanri kavraminin cocuk masallarindan ote inanilir bir yonu olmazdi…

Peki o zaman tanri kavrami bir ihtiyac midir? Tanriya inanmamak psikolojik bozukluga yol acar mi?:”Aslinda benim düşünceme gore, tanri inancindan kaynaklanan psikolojik etkiler (ceza korkusu ve sucluluk duygusu), tanriya inanmamaya gore daha zararlidir. Ve bence, ki bunu ateist kesim uzerinde yapilmis gozlemlere gore soyluyorum, yeterli bir entellektuel olgunlukla birlesmis bir ateizm, kiside tanri inancini bir ihtiyac olmaktan cikardigi gibi, psikolojik acidan daha saglikli bir hayat surdurebilmeyi de saglamaktadir… “Nitekim gunumuzde, dinin diger fonksiyonlari (kanun ve duzen koyuculuk), bilimsel yontemlerle diger alanlara (bilimsel politika, hukuk, sosyoloji, vs) aktarilmis oldugu icin aslinda insanlik olarak dine ve tanri inancina bir ihtiyacimiz kalmamistir.

Fakat toplumdan kısa surede bu inancı terketmesini beklemek pratik açıdan pek mümkün degildir. Dolayısiyla, su anda insanlik bu inancı uygarlik geçmisinin bir mirasi olarak tasiyor ve öyle gorunuyor ki yakin gelecekte de bu durum degismeyecektir…

Yazan: Sefa Yıldız

Yeni sezon başladı


Birçok ekipsel dramayla karşılaşan The Walking Dead ekibi yeni ve değişmiş bir kamera arkası kadrosuyla televizyonlara geri döndü. Uzun bir bekleyişin ardından geri gelen dizimiz yeni zombileriyle de izleyiciyi etkileyecek gibi bir görüntü çiziyor. Peki bizi bu sezon neler bekliyor? Spoiler vermeden anlatmaya çalışıcam.

Eğer Walking Dead izlediyseniz ya da haberleri biraz takip ettiyseniz Frank Darabont’un kovulmasıyla ilgili dramayı duymuş olmalısınız. Duymayanlar için kısaca bahsedelim; AMC kanalı ilk sezonun başlamasından önce tamamen kendileri tarafından ödeneği yapılan projede ikinci sezon için bütçenin 3.2M $’dan 2.7M$’a düşürüleceğini ve ikinci sezonu da 6 bölüm yapmak yerine 13 bölüm olacağını öngörmüştü. Yönetmen Frank Darabont (The Shawshank Redemption) ise başlangıçta bu durumu biliyor olmasına rağmen dizinin ilk sezon ilk bölümünün yayınlanmasından itibaren gördüğü büyük ilgi nedeniyle AMC’nin aldığı bu kararın değişeceğini varsaymıştı. Ama ne yazık ki tam olarak bu oldu. AMC söylediklerinden geri adım atmadı ve aynı koşulları uygulamaya çalıştı ancak yapımcı ekip ve özellikle Frank Darabont inandıklarının peşinden koşan bir edayla kanalla karşı karşıya geldi. AMC dizinin daha çok dışarıda sahnelerde değil de %50 dışarıda %50 içeride çekilmesini talep etti. Tabi bu bütçedeki düşüşü karşılamak için yapılacak bir hamleydi ancak Darabont ile kanal bu konuda anlaşamayınca savaşı kaybeden Darabont oldu.

INCOMING!

The Walking Dead’i güzel yapan şey herşeyden biraz içeriyor olması. Duygusallık, karakterler arası drama, kan, gerçekçilik ve daha birçok şey. İlk bölüm ve gelecek birkaç bölüm Frank Darabont imzası taşıdığı ve Darabont sezonun ortasında terk ettiği için bu sezon başlangıcının başarısını yönetmene atamak yanlış olmaz herhalde. Özellikle Atalanta sokaklarında 150 zombi ekstrasıyla 4 günde çekilen o harika “zombi sürüsü” sahnesi seyir zevkimi yerine getirdi diyebilirim.

Sezonun ilk bölümünün her anında dehşeti, korkuyu ve çaresizliği hissedebiliyorsunuz. Bana göre bu diziyi izlenir yapan şeylerden en önemlisi de bu faktörlerin yanında hiçbir karakterin kalıcı olmadığını, hepsinin ölebileceğini biliyor olmanız. Game of Thrones ile yavaş yavaş alışmaya çalıştığımız bu his Walking Dead’de geri dönüyor ve ilk bölümden aynı tadı alabiliyoruz. Bölümdeki her sahne bir şekilde bir anlam ifade ediyordu da diyebiliriz. Dolayısıyla sezonun ortasından itibaren nasıl bir sonuç çıkar tahmin edemiyor olsak bile bir süre daha dizimizin bu başarıda devam edeceğini düşünebiliriz.

Yeni zombi gözleri

Walking Dead’i ve zombilerini özlemiş miydik? Evet, şahsen ben özlemiştim ve bu ilk bölüm değdi diyebilirim. Zombiler. Onlar da değiştiler. Özellikle gözlerdeki değişiklik dikkatten kaçmıyor. İlk sezondaki zombilerin koşabilme özelliği ise bu sezonda da terk edilmemiş. İyi de olmuş, kararlılık açısından başarılı bir hamle diyebiliriz.

Dizimizin göreceli olarak ana karakteri diyebileceğimiz Rick ise liderlik vasfı ve verdiği kararların getirdiği sorumluluk duygusu ve suçluluk duygusuyla mücadele etmeye devam ediyor. Ne kadar ilk bölümde bir sahne biraz abartılmış gibi gözükse de karakterin gelişimi açısından oldukça faydalıydı diyebilirim. Bazı karakterler şu an için diğerlerinden daha ilginç gözüküyor olsa da karakterlerin gelişiminde benim çok önem verdiğim gerçekçilik devam ettirilmiş ve bu bölümün benim onayımı almasının en önemli sebebi de buydu diyebilirim.

Son olarak ise oldukça yaratıcı bir sahne düşünülmüş. Hiçkimsenin beklemeyeceği anlar sinema dünyasında biraz popülerdir ama bu sahne biraz Frank tarzı izleyiciye “anlatmak”tan ziyade “hissettirmek” yüklüydü diyebilirim. Bu da sürpriz sonu daha etkileyici kıldı. Bir sonraki bölümlerde beklentilerin karşılanacağına göz kırpmak yapımcıların sık başvurduğu bir formüldür. The Walking Dead bunu çok ayarında yapıyor ve benden bu yazıyı yazdığım sırada sadece sezonun bir bölümü yayınlandığı için şimdilik olumlu not alıyor.

Bence Frank Darabont hangi bütçeyi istiyorsa AMC vermeliymiş. Bu denli rekorlar kırabilen günümüz televizyon sektöründe çok dizi yok sonuçta. Tamam daha kaliteli, başarılı başyapıtlar yok mu, tabiki var ama izleyicinin ilgisini çekebilecek malzemeler açısından düşündüğümüzde iş biraz değişiyor diyebiliriz.

“The Wire” Üzerine

Posted: Temmuz 24, 2011 in Sinematik

Birçok sinemasevere göre gelmiş geçmiş en kaliteli yapım

Evet uzun süredir yazmıyorum farkındayım, bu sürekli yazma olayına kendimi bir türlü alıştıramadım ama yavaş yavaş daha fazla içerik bulma moduna gireceğim yakın zamanda. Bu yazının konusu bazılarına (ve benim şu ana kadarki izlediğim diziler arasında) gelmiş geçmiş en kaliteli yapım olan “The Wire” adlı dizi.

Dizi Baltimore’da uyuşturucu ticaretini ve polislerin takibini konu alan bir sezonla başlıyor ancak ilerki sezonlarda liman ticaretindeki oyunlar, politik yozlaşma ve medyadaki oyunları görüyoruz. Ön plana çıkartılacak birçok şey var dizi hakkında ancak bahsedilmesi gereken ilk şey oyuncuların karakterlerine tamamen oturduğudur. Yapım yüksek oranda oyunculuk talep ediyor mu? Bence hem hayır hem evet. Hayır çünkü dizi bazı diğer dizilerin yaptığı gibi kamera açısı oyunları, slowmotion hareketler ve ufak ufak gizemler gibi oyunlara başvurmuyor dolayısıyla oyuncular karaktere bir kere girdiğinde geri dönmesi veya bir sahne için ayrı tepkiler oluşturması gerekmiyor. Evetin sebebi ise karakterlere verilen günlük hayat tepkileri ve diyaloglarının çok gerçekçi olması. Bu bazı oyuncular için sorun olmazken bazı oyuncular için olabiliyor. Ancak dizi bu konuda çok iyi iş çıkartmış ve oyuncuların karakterlerine kaybolmasını sağlamış.

HBO’dan kaliteli yapım beklemek son derece doğal gibi, her ne kadar son zamanlarda çerezlik olarak True Blood gibi bir yapıma da sahip olsalar da yapımcıların yalnızca arz-talep değil sanatı ve kaliteyi de ön plana çıkartmayı sevdiklerini biliyoruz.

You can't play for shit like this man, it's life

Dizinin yapımcısı David Simon eski bir gazeteci ve gazetede polis raporları bölümünde uzun yıllar görev yapmış biri. Diğer yapımcılardan Ed Burns ise dizinin geçtiği yer olan Baltimore cinayet masasında uzun yıllar görev yapmış. Bu durumda ortaya çıkaracakları yapımda da gördükleri gerçekten hiç kaçınmayıp “it is what it is” tadında bir yapım ortaya çıkartmışlar.

Dizinin başına elinize mısır alıp hadı şu bir saatte biraz dizi bakiyim diye oturmuş olabilirsiniz. Ama birkaç bölüm sonra öyle bir olaya ve hikayeye kapılıyorsunuz ki sanki o gün Baltimore’da olanları izliyormuşsunuz gibi sizi kendine bağlıyor bu yapım. Neredeyse hiçbir atraksiyona başvurmadan sadece hikayesiyle insanı izlettirebilecek dizi veya film azdır. Olanlar da başyapıt felan oluyor zaten. Bu dizi de böyle, hikayesini, karakterlerini, olaylara bakışlarını, gerçek hayatın kendisini izliyorsunuz “The Wire” izlerken ve dizi insanoğlunun limitleri ve seçimleri konusunda bir ders veriyor sanki. Zaten daha sonra yaptığım araştırmalarda da karakterlerin büyük bölümünün gerçek hayattan alındığını okumuştum. Spoiler vermeden bu tür dizileri anlatması zor oluyormuş onu fark ettim bir de bunu yazarken.

Diziyi birçok kişi bazı diğer başyapıtlar olan The Sopranos, Deadwood gibi yapımlarla karşılaştırıyor ancak yinede birinci sıraya yerleştiriyorlar. Ben henüz bu iki diziyi de seyretmediğim için bir şey diyemiyorum ancak The Sopranos’un biraz daha geçmişine bakarak bu tür hikaye bazlı dizilere öncü olduğunu söylemek mümkün. The Wire’dan sonra ise Breaking Bad böyle bir yöntemi deniyor ve The Wire kadar derin bir altyapıya sahip olmasa da başarılı olduğunu söyleyebiliyoruz.

I got the shotgun, you got the briefcase, it's all in the game though right?

Neyse biz dizimize dönelim, karakterlerimiz bazı dizilerdeki gibi çocuk oyunu iyi-kötü ayrımından ziyade gerçekçi, kendi düşünceleri, inançları ve amaçları olan ya da hayatın içinde kaybolmuş ve kendini bulmaya çalışan insanlar. Dizide çoğu karakter ne tam olarak iyi ne de tam olarak kötü, hepsinin bir eksiği, bir artısı var ve hikaye hiçbir zaman tek kişinin etrafında dönmüyor. Ne kadar Jimmy McNulty başlangıçta dikkat çekse de hikayenin geri kalanında uyuşturucu baronlarının da insancıl yanlarını ve tepkilerini görüyoruz. Ve eğer ilk sezonları dikkatli izleyebilirseniz bize uzak bir kültürde gerçekleşen olayları izliyor olmamıza rağmen diziden öğrenilebilecek şeyler olduğunu fark ediyorsunuz. Diziden bir şey öğrenilir mi demeyin, öğreniliyor. Özellikle izlediğiniz “The Wire” ise.
Son olarak herkesin ölmeden önce kesin izlemesi gerekenler listesinde üst sıraya koyması gereken bir dizi “The Wire” çünkü birçok sinemasever için de bir dizi hiç hem bu kadar gerçekçi olup hem de insanları başına oturtup izlettirememişti. İzleyin, izletin, görüş vb. için yorum yazın…

Güvenilir Bilginin Sınırları

Posted: Şubat 11, 2011 in Analitik

Güvenilir bilginin teorik olarak sınırı var mıdır? Güvenilir bir “metafizik” mümkün müdür?

Bu sorulara cevap verebilmek için “analitik yargı”, “sentetik yargı”, “a priori” bilgi, “a posteriori” bilgi ve “transendent” (aşkın) bilgi kavramlarını tanımlamamız gerekiyor.

“Analitik yargı”lar, öznesinde yüklemi içeren yargılardır. Örneğin “Her çemberin merkezi vardır” önermesi, analitik bir önermedir. Çünkü merkez kavramı, çember kavramı tarafından içerilir. Çemberin tanımı “Bir merkeze eşit uzaklıkta olan noktalar kümesi” dir. Yani merkez kavramı, çemberin tanımında zaten vardır. Dolayısıyla, her çemberin bir merkezi vardır” dediğimizde aslında yeni bir bilgi vermiş olmuyoruz. Sadece öznede içerilen gizli bilgiyi açığa çıkarmış oluyoruz. Elbette ki bu tür bir yargının da yeri ve anlamı vardır. Örneğin matematikte bu tür yargılar çok kullanılır. Ya da “dedüktif” çıkarımın (“tumdengelimsel” çıkarım) kullandığı herhangi bir akıl yürütmede bu tür yargılar kullanılır. (Dedüktif çıkarım, genel bir prensipten yola çıkıp özel ile ilgili bir bilgiye, bir sonuca ulaşmaktır. Örneğin: Öncül-1: “Sağlıklı her insan nefes alır”, Öncül-2: “Ahmet sağlıklı bir insandır”, Sonuç: “Ahmet nefes alır”). Bu tür yargıların özelliği zorunlu olarak doğru olmalarıdır. Analitik yargılar ” a priori” doğrudur. Yani kanıtlanmaya ihtiyaç göstermezler. Çünkü fazladan bilgi kullanmazlar.

“Sentetik yargı”lar, öznelerinde yüklemi içermezler. Genel olarak, birbirlerinden bağımsız bilgileri birleştirirler. Örneğin “Babamın kazağı yeşildir” önermesi sentetik bir önermedir. Çünkü kazak kavramı zorunlu olarak yeşil olmayı gerektirmez. Kazaklar başka renk de olabilir. Yani burada birbirinden bağımsız bilgilerin (kazak ve renk) sentezi yapılmakta, ve yeni bir bilgi üretilmektedir. Dolayısıyla dışarıdan bilgi, “algı bilgisi” ışın içine girer. Fakat bir sorunla karşılaşılmaktadır, o da sentetik yargıların, birbirinden bağımsız bilgiler (ve algı bilgisi) kullanmaları yüzünden zorunlu olarak doğru olmamaları, “a posteriori” olmaları, yani doğrulanmaya ihtiyaç göstermeleridir. “İndüktif” çıkarımlar, (“tümevarımsal” çıkarım) normal olarak sentetik yargılar kullanır.

Dikkat edilirse, bilgi arttırmanın tek yolu sentetik yargı kullanmaktır ve onlar da doğrulanmaya ihtiyaç gösterirler. Bilimsel araştırmaların ürettiği yargılar sentetiktir. Bu yüzden bilim, sadece algılarımızla ulaşabileceğimiz dünyayla ilgilenir. Bunun da sonucu, bilimde, veya genel olarak bilgi dağarcığımızı arttıran ve bize yeni bilgi verme iddiasında olan herhangi bir bilgi edinme yönteminde, yargıların kanıtlanmasının zorunluluğudur.

Bu süreç içinde, elbette analitik yargılardan da yararlanılır. Fakat onların görevi yeni bilgi vermek değildir. Eski bilgiyi açığa çıkartmaktır. Eğer analitik yargıları yeni bilgi edinmede kullanmaya kalkarsak “döngüsel akıl yürütme” (circular reasoning) kullanmış oluruz. Yani bir kabul yapar, bu kabulden yola çıkar, döner dolaşır yine o kabulün içerdiği bilgiye ulaşırız. (Dinde bunun örneği çoktur).

Burada “transentent” (aşkın) bilgi ve “metafizik” in de tanımını yapmamız gerekiyor. Transendent bilgi, mevcut fiziksel dünyanın ve mevcut bilginin sınırlarını aşan bilgidir. Örneğin öbür dünya bilgisi transendent bilgidir. Yada evrenin dışında ne olduğu bilgisi transendent bilgidir. Metafizik ise, transendent bilgi ile ilgilenen bir felsefe alanıdır.

Fakat ünlü filozof Immanuel Kant’dan beri bilinmektedir ki, güvenilir bir metafizik bilgiye ulaşmak için “Sentetik a priori” yargılara ihtiyaç vardır. Yani yeni bilgi veren, fakat kanıtlanmaya ihtiyaç göstermeden doğruluğu bilinen yargılar. (Yukarıda ifade ettiğimiz gibi normal olarak sentetik yargılar “a posteriori” dir). Kant “Salt Aklın Kritigi” eserinde büyük ölçüde bu konuyu işlemiş ve sonunda hayal kırıklığı içinde, “Sentetik a priori” yargıların, dolayısıyla güvenilir bir metafizigin bulunamayacağı sonucuna ulaşmıştır.

Yani kısacası, doğaötesinin, ve dolayısıyla herhangi bir tür metafizik kavramın (tanrı, ölümden sonra hayat, evrenin ötesi, vs) sağlıklı ve güvenilir bir bilgisine ulaşılamaz.

Buradan açıkça dini bilgiye bel bağlamış kişilerin beklentilerinin boş olduğu sonucu çıkmaktadır. Fakat elbette ki, bu anlattıklarımızı anlasalar da, inançlı kesim bildiğinden vazgeçmeyecektir. Hala doğaötesinin güvenilir bilgisine “kalp gözü”, ya da “gönül gözü” dedikleri kavramlarla ulaşılabileceklerini düşüneceklerdir. Bunların toplumsal yaşam içinde geliştirdikleri psikolojik şartlanmalar olduğunun bilincine varmadan.

İlk olarak bu yazının spoiler içerdiğini söyliyeyeyim dolayısıyla eğer kitapları okumak gibi bir niyetiniz varsa ve spoiler sevmiyorsanız okumayabilirsiniz.

Haberler fazla yeni olmasada bazı stüdyoların ve bazı fanların Açlık Oyunları serisi için kısa film ve bazı sahneleri çektiğini paylaşmak gerektiğini hissettim. İlk olarak oyuncu seçmeleri ve başvurular için yardımcı olması açısından Mainstay Productions Katniss ve Rue arasında geçen duygusal ölüm sahnesini canlandırmak istemişler ve vido için yapımcı John Lyde şunları söylemiş:

Binlerce Katniss ve Rue oyuncu seçmelerine katılıyoruz. Çoğu zaman oyuncular nasıl oynamaları gerektiğini bilmiyor veya bizim ne aradığımızı . Bu küçük film’i hem filmi bekleyen hayranlar hemde o oyunculara yol göstermek için yaptık.

İyi de yapmışlar gibi gözüküyor çünkü sahne genel olarak başarılı sayılabilir. Aslında konuşulabilecek birkaç ufak detay var ancak bu yazıda fazla detaya girmek istemediğim için direkt videoyu koymak istiyorum. Ne yazık ki videolar şimdilik ingilizce bu nedenle ingilizcesi kötü olan arkadaşlar ben veya başkası altyazı koyana kadar beklemek isteyebilir ancak ne olup bittiğini anlamak için de illa dil bilmek gerekmiyor.

Bu kısa yapımda Rue karakterini Savanna Kylie Lewis, Katniss karakterini ise Danielle Chuchran canlandırmış.

İkinci videomuz ise neredeyse tüm filmin kısa bir özeti şeklinde geçiyor ve ilkine göre daha amatör kalan ve daha yeni bir yapım. İki bölüm halinde yayınlanan bu video youtubeda L4gMast3Rz adıyla geçen bir amatör film grubu yapmış.

Bu yapım hakkında daha çok bilgi almak için grubun facebook sayfasını ziyaret edebilirsiniz.